• ANA SAYFA
  • HAKKIMIZDA
  • GÜNCEL
  • ONLINE İŞLEMLER
  • ŞUBELER
  • BİBEM
  • HUKUK

Galata – Karaköy Gezisi


Uzm. Dr. Haluk Çağlayaner
MEF Okulları

Bir grup okul hekimi arkadaş önceden kararlaştırdığımız gibi 1 Nisan Pazar günü saat 10.00’da Tünel’de buluştuk. Tünelden çıkıyordum ki telefonum çaldı; arayan Ali Cerrahoğlu idi. Aile grubunun yanısıra okul doktoru yazışma grubunun da moderatorü olan Ali İstanbul’da okuyan kızını görmeye gelmişken bir sürpriz yapmış; buluşma saatinde bize katılmıştı! 

Tünel meydanının Şişhane’ye bakan ucunda Beyoğlu Belediyesi; ilk adıyla 6. Belediye Dairesi yer alıyordu. Kırım Savaşı’ndan sonra Batı ile temaslar artınca bir belediye teşkilatı kurulması gündeme gelmiş, buna da eldeki imkanlar ancak buna yettiği için öncelikle elçiliklerin bulunduğu Beyoğlu’ndan başlanmış, buraya da Paris’in kalburüstü semti 6. arrondissement’dan mülhem 6. Daire-i belediye adı verilmişti.   

Önce İstanbul’dakilerin en eskisi olan Galata Mevlevihanesi’ne gittik. Kapıdan geçince başka bir döneme geçtik sanki. Bu huzur atmosferinden çıkınca göz ucu ile Narmanlı Han’a baktık; ilk kez Rus elçiliği olarak yapılan binada Tanpınar’dan Eyüboğlu’na kadar pek çok sanatçı yaşamıştı. Aklıma Nur-u Ziya sokakta ünlü besteci Franz Liszt’in kaldığı bina geldi: Evet üzerinde bestecinin burada kaldığına dair bir plaket vardı. Ne var ki original bina yıkılarak yerine bir apartman yapılmıştı! İsveç Konsolosluğu ile Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi (eski Beyoğlu Evelendirme Dairesi) arasından inerek Anglikan Kırım Anı Kilisesi’ne gittik. İstanbul’da benzeri olmayan bu bina Kırım Savaşı’ndan sonra yapılmıştı. 20 yüzyılda cemaati tükenince rahip cemaat olarak Sri Lanka’lı göçmenleri devşirmişti. Mutlu bir tesadüfle içeride ayin vardı. Koroyu birkaç dakika dinledikten sonra yönümüzü Galata Kulesi’ne doğru çevirdik, Doğan Apartmanı’na (İstanbul’daki en eski toplu konutlardan biri) göz ucuyla baktıktan sonra Kuleye geldik. Ali burada bizden ayrıldı. Ne var ki uzun kuyruk gözümüzü korkuttuğundan biz de Kuleye çıkıp bölgeye hakim görüş açısına kavuşamadık. Yine İngilizler tarafından yapılan kuleleri ile dikkati çeken Bahriye Hastanesi’nin (bugünkü Beyoğlu Göz Hastanesi), Sankt Georg Hastanesi ve Okulunun sokaklarından geçerek zamanında Venedik Sarayı oluşturan, 19. Yüzyılda bir bölümü ilgisiz bir biçimde değiştirilmiş binaların arasından geçerek Arap Camii’ne vardık. 

Mutlu bir tesadüf eseri sabah gelirken NTV Tarih’in kapağını Arap Camii’ne ayıran Nisan sayısını almıştık. Dergiden öğrendiğimize gore 1999 depreminde dökülen duvar sıvalarının altından freskler çıkmış. Bunun üzerine kapsamlı bir çalışmaya girişilerek bütün fresklerle az sayıda mozaik çıkarılarak ortaya konmuş. Her ne kadar “Arap Camii” dense de yapı dörtköşe çan kulesi ile tipik bir Latin kilisesi. Zaten yapı ile ilişkilendirilen tarihte İstanbul önlerine gelen Arapların burada bu kadar uzun sure kalmaları, bu çapta bir inşaata girişmeleri mümkün değil. Yapı surlarla çevrili Ceneviz kolonisinin büyük kilisesi. Fetihten sonra da faaliyetini sürdüren kilise 1492’de İspanya’dan uzaklaştırılan Araplara veriliyor; Arap Camii adı buradan geliyor. Ne var ki görüntülenmek üzere ortaya konan fresk ve mozaiklerin üstü yeniden örtülmüş, bahçeye de tarihi bina ile taban tabana zıt bir ek yapılmış. 

Vakit öğleyi geçiyor. Bir şeyler yedikten sonra ahşap Karantina binasını (Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğünü) ve altında yer alan Yerebatan Camii’ni görüyoruz. Zamanında burası denizin ortasında Galata Surlarından ayrı bir kayalıkmış. Galata’nın savunması için buraya ayrı bir kale burcu inşa edilmiş. 18. Yüzyılda camiye çevrilen kale mahzenine bir zamanlar kenti savunmak amacıyla Haliç’e gerilen zincir bağlanırmış. 

Limana paralel sokaklarda bir zamanlar Rusya’dan Aynaroz’a ve Kudüs’e giden ortodoks hacıların kaldığı hanlar yer alıyor. Bu hanlardan dördünün çatısına küçük birer kilise yapılmış. Bu kiliselerin halen faaliyette olan ikisine girmemiz mümkün olmasa da yerlerini öğrendik. Artık cemaati tükenen Türk Ortodoks Patrikhanesi yakınlarında bir kahve molası verdikten sonra yeni olarılan Mimar Sinan eseri Kılıç Ali Paşa Camii’ni gezdik. Kılıç Ali Paşa – o devirde çok görüldüğü gibi – ihtida ederek Kaptan – I Deryalığa kadar yükselen bir İtalyan maceraperest. Söylendiğine gore cami yaptırmak istediğinde Saray’daki rakipleri uygun arazi verilmesini engelleyerek “madem denizlerin hakimisin; camiini de denizin üzerine inşa et!” demişler. Bunun üzerine Kılıç Ali Paşa da – daha sonra Dolmabahçe’de yapılacağı gibi – doldurularak denizden kazanılan bu arazi üzerine yaptırmış camiini. Nihayet gezimizi Tophane-i Amire binasında yer alan Mehmet Aksoy heykel retrospektifi ile tamamladık. Başka kentlerde de tekrarlanıp tekrarlanmayacağını bilmediğim bu sergiyi mutlaka görmenizi öneririm. 

Bölgeyi bilenler çevrede sözünü etmediğimiz daha pek çok yapıyı gözlerinin önüne getireceklerdir; İstanbul işte böylesine bir derya; biz bir günde görebildiklerimizi aktardık size. 

Geri Dön 425 0 06 HAZ 2016
Yorumlar yükleniyor...
 http://egprn.org/  http://vdgm.woncaeurope.org/  http://euprimarycare.org  http://euract.eu  http://globalfamilydoctor.com  http://http://equip.dudal.com/